CHP kongresi ve Yeni Sol! (1)
CHP kongresi yapıldı. Birçok yorumlar, analizler yapıldı, yapılmaya devam ediyor. Ancak ben CHP ve yeni sol çizgiyi tarihsel süreci içinde ele alıp açıklık getirmek istiyorum.
Sanırım Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de solun tüm çizgileri açısından konu önemli.
Bakın; Küresel dünya yolculuğu Karl Marks’ın teorilerini sorgulanmasını da getirmiştir.
Yeni dünya düzeninde ne sendika ne işçi sınıfı var. Yeni sınıfın işçileri hizmet sektörünün yuppielerinden oluşuyor. Burjuvalar yerlerini elitlere mi bırakmış? Bunlar artık tartışılmaktadır. Yoksul sınıflar ve tüketim çılgınlığına yakalanmış elitler var. Uçurum büyüyor. Sistemi ayakta tuttuğu söylenen orta sınıf yok.
Yeni sol! Kadim oyunun sonu mu?
DİSK tarafından başlatılan yeni sol arayışları, söylem, kültürel alt yapı ya da siyasal yelpaze olarak kendisini solda görenler bakımından görmezden gelinen kimi soruların gün yüzüne çıkmasını sağlıyor Sosyal adalet alanı, kritik tanınma sorunu ve siyasal katılım sorununu da içerir.
Sol Türkiye'de, dünyadaki gelişiminden farklı bir siyasal zemine oturdu. Radikal solun kimi seksiyonlarını bir kenara bırakırsak Türkiye'deki egemen sol söylemin ilginç bir görüntüsü var. Türkiye'de sol cumhuriyetçidir, tartışmasız laiktir, devletçidir. Çıkış noktası itibarıyla pozitivist, ancak hâlihazırda dogmatiktir. Yabancı karşıtı ve ulusalcıdır, bürokrasi eksenlidir... Listeyi genişletebiliriz. Her halükârda kendini Kemalizm'le tanımlar.
Oysa Kemalist devrimin en dikkat çekici noktası, bağımsız Türkiye'ye ilk adımını, küçük çiftçilerin, tarım işçilerinin ve emekçilerin temsil edilmediği, kapitalist sistemin ana hatlarıyla benimsendiği 1923 tarihli İzmir İktisat Kongresi'yle atmasıdır. Ancak yerli burjuvanın bulunmadığı gerçeği karşısında devlet eliyle burjuva yaratılmasına olanak sağlayan karma ekonomik sisteme, başka bir ifadeyle bütçeden nemalanan bir sınıfın doğmasına olanak sağlayan devletçi sisteme geçildi.
1983 yılındaki (24 Ocak kararlarının uzantısı) 2. İzmir İktisat Kongresi'yle aslına dönen pragmatist/rasyonalist Kemalist devrimin solun referansı olmasını anlamak güçtür.
Siyasal düzenin Kurtuluş Savaşı'nda finansman nedeniyle sağladığı kısa bir dirsek temasının ardından 1950'li yıllara kadar sol düşünceyle bir ilişkisi olmadı (genel söylemlerin içinde solun hoşuna gidebilecek zorlama birkaç yorum dışında...). TKP'nin kurucusu Mustafa Suphi'nin Trabzon açıklarında boğdurulması, Avrupa'da yükselen faşizm dalgasının Türk siyasal ve bürokratik seçkincilerince coşkuyla izlenmesi, Nazım Hikmet'e reva görülenler, faşizmin göstergeleri niteliğindeki Ceza Yasası değişikliklerine (141/142. maddeler) bakıldığında, aksine pragmatiklik söylemleri haklılık kazanır.
1950'lerden itibaren CHP'nin sol söyleme sahip çıkması ise, sağ-muhafazakâr-kapitalist siyasal tercih karşısında konumlanmak için 'sol jargonun belirli bir süre için ödünç alınması'ndan başka bir şey değildir. Jargonun ödünç alınmasının, yeri geldiğinde militarizm destekçiliği, şoven refleksler ve jakoben seçkincilik sergilemeye engel oluşturmayacağı da açık.
Solun Kemalizm'e yakınlık duymasını sağlayıcı bazı "renk"lerin olduğunu kabul etmek gerekir. Devrimci oluşu, teokratik düzenden rasyonel-laik bir düzene geçişi gerçekleştirmesi, Kurtuluş Savaşı'nın -doğrudan temas olmasa da- sömürgeci güçlere karşı oluşu gerçeği, Türk solunun 'sol' olarak kendi tarihinde dayanabileceği bir mitos işlevini üstleniyor, 'biz de ekipteniz' dedirtebiliyordu...
Ancak kandırmaca Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla sona erdi. Türk usulü "jargon solculuğu" bitti, asıl sol ise krize girdi: Marksist-Leninist pratiğin sönümlenmesiyle birlikte somut dayanağını yitiren ve solun temel felsefesine daha yakın olan öteki Türk solunda, Marksizm'in ütopik yönünde sükunet bulan marjinallerin yanında, "sol"u AB'ye giriş serüveniyle tanımlayarak 10-15 yıllık ekstra ömür kazananlar, liberal-solcular, evrenselciler, feministler, çevreciler... gibi çeşitli partiküler oluşumlar ve arayışlar dikkati çekiyor.
Solun Türkiye'deki krizini aynı zamanda solun küresel krizi olarak nitelendirebiliriz.
Solun krizi
'Sol' kavramının modernitenin ve burjuva sınıfının siyasal taleplerle tarih sahnesine çıkışının bir ürünü olduğu açık. Bu açıdan, solun ve sağın, burjuva sınıfının siyasal egemenliğini sürdürebilmesi için, gereksinim duyduğu toplumsal meşruiyet sağlayıcı 'gülen-ağlayan maskeler' (two-face) olduğu düşünülebilir.
Sosyal demokrasi, komünizm tehlikesine karşı kapitalist düzenin bulduğu bir emniyet sübabı ve burjuva sınıfının vicdanını susturmasının bir aracıydı. Sosyal eşitsizlikleri sona erdirmeyi hiçbir biçimde amaçlamayan, ancak bu eşitsizliklerin eşiği aşıp devrimle sonuçlanmasına engel rasyonel/pragmatik bir yöntem olan sosyal demokrasinin, küreselleşen sermaye karşısında herhangi bir ulus devletince yalnız başına sürdürülmesi olanaklı mı? Ağlayan maskeyi takmakta ısrar anlamlı mı?
Günün Sözü: Geçmişi iyi öğrenmeye çalış, bugünü daha anlarsın yarın için daha gerçekçi adım atarsın.