Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker “Türkiye Cumhuriyeti asla orta çağ karanlığına geri dönmeyecektir” dedi.
Ünlü besteci ve piyanist Fazıl Say, “Türkiye”nin orta çağ karanlığına kaymasına karşıyım” dedi.
Bu sözü daha başkaları da söylediler.
Söylediğinin ne anlama geldiğini bilmeden söyleyenlere sözüm yok.
Ama bir hukuk teriminin hukukta ne anlama geldiğini, kanunda ne manaya geleceğini, örfte nasıl bir durum bildireceğini bilen, ıstılahın kanuni manasının, kanunun çeşitli bölümlerinde yine anlamında nüans değişikliklerine gideceğini bilen bir hukukçu, bu cümleyi kuruyorsa öyle sıradan bir adamın sözü gibi geçiştirilmemelidir.
Aynı sözü notanın birliğinden yüz yirmi sekizliğine kadarını, noktalı ve noktasızını, her birinin on iki derecesini, her derecenin de en az beş farklı nüansını bilen, Amoroso/aşk’a nasıl Agitato/heyecan katacağını ve ona nasıl bir Animoso/ruh vereceğini parmaklarına bile öğretmiş birinin boş konuşmadığı kanaatindeyim.
Türkiye’de İlkokulu bitiren herkes bilir ki çağlar:
İlk çağ M.Ö 3200-M.S 476
Orta çağ 476-1453
Yeni çağ 1453-1789
Yakın çağ 1789-… diye dörde ayrılır.
Bize ezberletilen bu ayırım batılıların ayırımıdır.
Batının orta çağını kapatanın kim olduğunu yine İlkokulu bitiren herkes bilir.
1453 tarihi orta çağın kapanıp yeniçağın açılış tarihidir.
1453’de İstanbul’u fetheden, sevgili Peygamberimizin övgüsüyle şereflenen Fatih Sultan Mehmet’tir.
“Orta çağ karanlığına dönmeyeceğiz” diyenler, 1453 öncesine dönmeyeceklerini, Fatih’in izinde yürüyeceklerini söylüyorlar.
Nereden çıkarıyorsun? denebilir.
Biz insanlar, kelimelerle konuşuyoruz.
“Orta çağ” kelimesi için ister doğulu devletlerin lügatine bakınız, ister batılı devletlerin sözlüğüne bakınız.
Her ikisinde de Papalığın kanlı zulümleri vardır.
Çağ açıp çağ kapatan Fatih’in torunları “Orta çağ karanlığına geçit vermeyiz” diyorlar.
Engizisyon mahkemelerinde can veren ilim adamları, yakılan cadılar, afarozlar, suçlu zannıyla tutuklananların suçu kabul etmesi için çivili sandalyeler, parmakları sıkıştıran mengeneler, kızgın kerpetenler, ölüm askıları, parmakları sıkıştıran mengenelerle yapılan işkencelerden sonra suçu zorunlu olarak kabul edince meydan yerinde yakmalarını istemiyorlar bizim insanlarımız.
Kralların, Düklerin, Kontların, Baronların, Şövalyelerin kölesi olan köylüler dönemine dönmek istemiyor, “Orta çağ karanlığına dönmek istemiyoruz” diyenler.
Öyle bir olay mı var ki bunlar bu sözü söylüyorlar?
Orta çağ boyunca bin yıllık zaman içinde krallarla papalığın öldürdüğü insan sayısına Nazi’lerle Evanjelist Bush’lar beş yılda ulaştılar.
Rabbimiz, “Ehli kitaptan çoğu, gerçek kendilerine açıklandıktan sonra nefislerindeki haset nedeniyle sizi imandan sonra küfre çevirmek isterler. Fakat size Allah’ın emri gelinceye kadar onları bırakın ve afvedin. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” Ayetinde bizi imanımızdan uzaklaştırmak istediklerini haber verir. (Bakara süresi ayet 109)
Belki de bu insanlarımız bunlara karşı seslerini yükseltiyorlar.
Deforme olduktan sonra reforma gidilen dinin Papalığının dogmalarına karşı, indiği gündeki gibi tazeliğini koruyan Kur’anımızı öğretme ve yaşama görevini idare eden, halk/cemaatla eşit haklara sahip olan bizim Diyanet İşleri Başkanı arasındaki farkın doğu ile batı arası kadar olduğunu bilen insanlarımız “Orta çağın karanlığına dönmeyeceğiz” derken İslâm’ı kastetmediklerini, orta çağı kapatan Fatih gibi düşündüklerini ifade ediyorlar.
Daha açık kelime kullanamazlar mıydı? denebilir.
Doğru, daha açık cümle kurulabilirdi ama Sayın Süleyman Demirel’in bir taktiği vardı “Teokratik nizama geçit vermeyeceğiz” diyerek batılıları memnun ederken dinine de zarar vermemiş oluyordu. Hatta Türkiye’de en çok İmam-Hatip okulu açarak rekor da kırıyordu.
İslâm dini de “Teokratik nizama” karşıdır. İslâm, kilise dini olmadığı gibi cami dini de değildir.
İslâmiyet’te herkes dininin adamıdır.
Amerika’da üniversitede okuyan Amerikalı öğrenciye hocası sorar “Sen niçin ateist oldun?” der.
Öğrenci de “Teslis/Üç tanrı felsefesi aklıma yatmadı ben de üçünü de inkar ettim” diye cevap verir.
Aynı hoca Türk öğrenciye sorar “Sen niçin ateist oldun?”
Türk öğrenci cevap verir “Ben de aynı gerekçeyle” der.
Bu aydınlarımız, bu öğrenci gibi cahil değildirler.
Tevhid ile Teslis’in ne anlama geldiğini bilirler.
-Çok iyimsersin.
-Hiç zarar görmedim.


