Turgut Özal’ın bir proje olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Özal’a “Türkiye’nin yönetimi” emanet edilmeden önce, muhalefet yok edilmiş, etkili liderler yasaklanmış, sağlı-sollu bütün muhalif gruplar ezilmiş, basın kontrol altına alınmış, insanlar korkutulmuş, dernekler, sendikalar neredeyse sıfırla çarpılmıştı.
Özal iktidara geldiği zaman, karşısında, ona itiraz edecek, yanlışlarını söyleyecek kişi ve kurumlar neredeyse yok gibiydi. Yani, önündeki bütün “engeller” birileri tarafından temizlenmişti. O birilerine, bildiğiniz gibi, Amerikalılar “bizim çocuklar” demişti.
Adeta dikensiz gül bahçesi bulan ya da kendisine böyle bir bahçe hazırlanan Özal’ın, Türkiye ve Türk halkı adına ne gibi icraatlara imza attığını burada uzun uzadıya yazmaya gerek yok.
Bugün neden şikâyetçiysek, neden muzdaripsek, neyi tehlike olarak görüyorsak, bunların hepsi Özal döneminde geldi, daha doğrusu bu dönemde başımıza musallat edildi.
12 Eylül’den on yedi yıl sonra, 28 Şubat süreci yaşandı. Askerler bu kez yönetime el koymamış, el koydurmuşlardı.
28 Şubat sürecinde, tıpkı on yedi yıl öncesi gibi, muhalifler susturuldu, Türk siyasetindeki etkili isimler ve partiler, şöyle veya böyle, “zararsız” hale getirildi.
Bu sürecin devamında, Türk siyasetine yeni bir parti dâhil edildi: Adalet ve Kalkınma Partisi.
Bu dönemi yakından takip edenler, işlerin nasıl yürüdüğünü de iyi bilirler. Amerika ziyaretleri, Sayın Erdoğan’ın bir kahramana dönüştürülmesi, Siirt seçimlerinin tekrarlanması, bazı sakıncalı lobilerle içli dışlı olan kişilerin danışman olarak atanması vs.
Sonuçta; Rahmetli Özal’a verilen imkânlar, Sayın Erdoğan ve Gül ikilisi için de cömertçe verildi. Zaten Sayın Erdoğan da, rahmetli Özal’ı kendisine örnek aldığını söylemiyor mu?
Bugün, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin karşısında ne hakkıyla muhalefet edecek bir parti var, ne de yanlışlarını söyleyecek etkili bir basın. Tirajı yüksek gazetelerin, reytingi bol televizyonların hepsi hükümet yanlısı... Sesini biraz yükseltip hükümete muhalefet edenler de hemen “aşırı uç” veya “marjinal bir grup” olarak nitelendiriliyor.
Adeta, dikensiz bir gül bahçesi...
Basın mensubu olmamıza rağmen, Sayın Erdoğan’ın, Sayın Gül’ün ve “başkanın tüm adamları”nın Amerika’yı kaç kez ziyaret ettiğini, orada kimlerle görüştüklerini biz bile tam olarak tespit edemiyoruz. Memleketlerine gider gibi ya da hafta sonlarında yazlıklarına, her fırsatta Amerika’ya gidiyorlar.
Bu görüşmelerin birçoğu, kapalı kapılar ardında, tercümanların bile dışarıya çıkarılmasıyla gerçekleşiyor. Ne konuşuyorlar, bilmiyoruz. Kendileri de açıklamıyor.
En son, Sayın Abdullah Gül Amerika’ya gitti. Oradaki temaslarından biri de Henry Kissenger ile oldu.
Henry Kissenger’in ne kadar karanlık, ne kadar tehlikeli bir adam olduğunu dünyadaki bütün mazlumlar bilir.
Vietnam Savaşı’ndan bu yana; Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki birçok katliamın, işgalin arkasında Yahudi asıllı Henry Kissenger’ın olduğu açık bir biçimde biliniyor. En küçük bir araştırmamız bile, bize, bu karanlık kişiyle ilgili onlarca sayfalık bilgi sunuyor.
Sayın Gül, işte bu kişiyle, kırk beş dakika baş başa görüştü. Odada tercüman bile yoktu. Bilindiği gibi, Henry Kissenger’ın resmi bir sıfatı da yok. Yani, Amerikan hükümetini falan temsil etmiyor.
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın böyle biriyle baş başa görüşmesi, bizim içim çok önemli. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, o odada neler konuşulduğunu bilmeye hakları vardır.
Türkiye’de, yukarıda değindiğimiz tirajı yüksek gazeteler ve reytingi bol televizyonlar hükümet yanlısı olmasaydı eğer, bu görüşme hâlâ manşetlerdeydi.
İşin ilginç ve anlamlı tarafı da şu: Ne zaman Türkiye’den Amerika’ya üst düzey bir yetkili gitse, yapılan görüşmelerin hemen ardından, Türkiye’den İslam ülkelerine, özellikle Suriye, Irak, İran, Arabistan, Filistin ve Mısır’a heyetler, bakanlar, başbakanlar gidiyor. Mesela Sayın Gül önce Amerika’ya gitti, şimdi de Mısır’a gidecek... Bu hep böyle oluyor.
Şimdi, yazımızın başlığına bir gönderme yapalım.
İsmet Özel’in Henry Sen Neden Buradasın başlıklı çok önemli bir kitabı var. İki cilt.
Sayın Özel’in yüksek müsaadesiyle, kitabın adını ödünç alarak Kissenger’e soruyorum: Henry Sen Neden Oradasın?


