Arnavutluk, Makedonya ve Trakya’da cereyan eden Balkan Savaşı (Eylül-Ekim 1912) büyük bir hezimetle sonuçlandı. Bulgarlar Edirne’yi alarak Çatalca’ya kadar ilerledirler. Manastır Sırplar’ın, Selanik Yunanistan’ın eline geçti. Osmanlı Devleti son Balkan topraklarını ve Rumeli’de ilk fethedilen yerleri kaybetti. Mağlubiyet geniş bir göç dalgasını da beraberinde getirdi. “Doksan üç bozgunu” felaketi tekrar yaşandı, yüz binlerce Rumeli Müslüman’ı göçe zorladı ve bunlar, Bulgar zulmü kavramının yakın zamanlara kadar milli vicdanda unutulmadan yaşamasına yol açacak derecede acımasız katliama maruz kaldı. Londra’yla yapılan barış görüşmeleri (16 Aralık 1912) Edirne, Doğu Trakya dahil bütün Rumeli ve Ege adalarının elden çıkarılması neticesini verdi. Arnavutluk da 28 Kasım’da İstiklalini ilan etti. İstanbul’da İttihatçılar’ın tertiplediği bir hükümet darbesi (Babıali Baskını, 23 Ocak 1913) neticesinde sadarete Mahmud Şevet Paşa’nın getirilmesi sonucu değiştirmemiş ve Edirne Bulgarlar’a bırakılarak Midye-Enez hattı sınır olmak üzere galiplerin bütün şartları yeni hükümet tarafından resmen kabul edilmişti (30 Mayıs 1913, Londra Antlaşması). Sadrazam Mahmud Şevket Paşa’nın bir suikasta kurban gitmesi üzerine (11 Haziran 1913) yerine İttihatçılar’ın adayı Said Halim Paşa getirildi. Gerçek idare ise ittihat ve Terakki liderleri olan Talat-Enver-Cemali üçlüsünün eline geçmiş bulunuyordu.
BALKAN SAVAŞLARI VE RUMELİ TRAJEDİSİ
Bu karışıklıklar yaşanırken Balkan devletleri arasındaki İttifak Osmanlı mirasının paylaşması yüzünden silahlı bir çatışmaya dönüşmüştü. Paylaşmada en büyük hisseyi almış olan Bulgaristan, bu duruma karşı çıkan Romanya Dahil olmak üzere diğer üç müttefikiyle savaşı göze aldı (Haziran 1913) Bu gelişme Edirne’nin son bir gayretle kurtarılması için iyi bir fırsat oldu. Neticede Türkler’in elinde yaklaşık bugünün Trakyası kadar bir toprak parçası ve on binlercesi katledilmiş bir o kadarı da her türlü mal varlığını geride bırakmış olarak büyük bir sefaletle yollara dökülmüş olan Rumeli muhacirleri kaldı. Doksan üç ve Balkan bozgunlarıyla yalnız Rumeli ve Balkanlar’dan değil başka Kafkaslardan gelmek üzere imparatorluğun elden çıkan diğer bölgelerinden çok büyük sayılarda oluşan gözlerin Anadolu’daki Müslüman nüfusu büyük ölçüde arttırdığı ve daha önemlisi bunların acılı duygu, düşünce, tepki ve asabiyetlerini son derecelerde yükselttiği açıktır. Bu ruh hali kendini, özellikle birinci dünya savaşı esnasındaki olaylarda ve Milli Mücadele direnişinde gösterecektir.
Balkan savaşlarının ardından gündeme getirilen Ermeni reformu ile artık sıra Anadolu’nun parçalanmasına gelmişti. Rusya’nın baskısı, İngiliz ve Fransız’ların da iştirakiyle Ayastefanos antlaşması’nın 16. maddesine tekrar işlerlik kazandırıldı. Ermeniler’le meskun olan altı vilayetin iki gruba ayrılması (birinci grup; Erzurum, Trabzon, Sivas, İkinci grup: Van, Bitlis, Harput, Diyarbakır), başlarına iki yabancı umumi müfettiş (Norveçli Hoff ve Danimarkalı Vestenenk) tayini, bunlara valiler dahil bütün memurların tain ve azil hakkının tanınması, Kürt Hamidiye alaylarının ilgası, Ermenice’nin Kürtçe ve Türkçe ile beraber resmi dil olarak kullanılması, dolayısıyla bu vilayetlerde Türk ve Kürtler’den oluşan Müslüman çoğ4unluğa kıyasla genelde çok daha düşük bir nüfus oluşturan Ermeniler’e eşit oranda ve uluslararası garantide üstün haklar verilmesi bölgenin denetiminin elden çıkması anlamına gelmekteydi. Bu durum Rusya ile yapılan ikili antlaşma gereği (8 Şubat 1914) devletlerarası hukukta geçerlilik kazanan bir devlet belgesi halinde tanzim edildi. Böylece Ayastefanos ve dolayısıyla Berlin antlaşmalarının konuyla ilgili hükümleri hayata intikal ettirilmiş oluyordu. Ermeni reformunun tatbik safhasında Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. 1914 senesi içinde Almanya’ya yanaşılması ve Almanya yanında savaşa girilmesinde Ermeni meselesinin kat ettiği bu hayati gelişme önemli bir etken olmuştur.
Devleti savaşa götüren yolun ilk safhası Almanya ile akdedilen gizli bir ittifak antlaşması ile gerçekleşti (2 Ağustos 1914) Antlaşmanın 2. maddesi, Almanya ile Rusya arasında savaş çıkacak olursa bu savaşa Osmanlı Devleti’nin de katılmasını öngörmekteydi. Oysa bu iki devlet arasında öngörülmekte olan savaş hali bir gün önce zaten tahakkuk etmiş bulunuyordu. 2. madde, böyle bir geliş halinde Osmanlı kuvvetlerini Alman askeri heyetinin emir ve komutası altına sokmaktaydı. Antlaşmada savaşın zaferle neticelenmesi durumunda Osmanlı Devleti’nin elde edeceği menfaatlerin neler olacağı hususu sükutla geçiştirilmekteydi. Akdeniz’de dolaşan Göben ve Breslau adlı iki alman gemisinin İngilizler’in takibinden kaçmak bahanesiyle Çanakkale Boğazı’na yönelmesi ve bunlara geçiş izni verilmesi (11 Ağustos 1914) devletin savaşa fiilen itilmesinde önemli bir gelişme oldu. Cemiyetlerin kabulüyle oluşan kriz, bunların kağıt üzerinde satın alınması ve isimlerinin değiştirilmesiyle geçiştirilmek istendiyse de Alman subay kadroları ve mürettebatının aynen muhafaza edilmekte olması müttefikleri teskin etmedi. Bu gemilerin Karadeniz’e çıkarak Rus limanlarının vurması Osmanlı Devleti’nin bir oldubittiyle savaşa girmesi sonucunu verdi. 14 Kasım’da “cihad-ı ekber” ilan edilerek bütün Müslümanlar din savaşına davet edildiyse de müttefiklerin idaresi altındaki milyonlarca Müslüman’ın direnişe geçip ayaklanması gerçekleşti. İmparatorluk dâhilinde yaşayan Araplar, İngilizler tarafından önceden daha kuvvetli bir şekilde siyasi ve maddi menfaatlere bağlanmış olduğundan bunun hiç bir etkisi görülmedi. Aksine, bunlarla ve müstemleke Müslümanlarından derlenen askerlerle savaşılmak mecburiyeti hasıl oldu. İngiltere, Araplar’ı isyana teşvik ve istiklal arzularını tahrik ederek işgali altında tuttuğu Mısır’ın da Osmanlı Devleti ile mevcut hukuki bağlılığına bir son vererek burasını İngiliz hâkimiyetinde bir kurallık haline getirdi. (18 Aralık 1914)
BALKAN SAVAŞLARI VE RUMELİ TRAJEDİSİ
Bu karışıklıklar yaşanırken Balkan devletleri arasındaki İttifak Osmanlı mirasının paylaşması yüzünden silahlı bir çatışmaya dönüşmüştü. Paylaşmada en büyük hisseyi almış olan Bulgaristan, bu duruma karşı çıkan Romanya Dahil olmak üzere diğer üç müttefikiyle savaşı göze aldı (Haziran 1913) Bu gelişme Edirne’nin son bir gayretle kurtarılması için iyi bir fırsat oldu. Neticede Türkler’in elinde yaklaşık bugünün Trakyası kadar bir toprak parçası ve on binlercesi katledilmiş bir o kadarı da her türlü mal varlığını geride bırakmış olarak büyük bir sefaletle yollara dökülmüş olan Rumeli muhacirleri kaldı. Doksan üç ve Balkan bozgunlarıyla yalnız Rumeli ve Balkanlar’dan değil başka Kafkaslardan gelmek üzere imparatorluğun elden çıkan diğer bölgelerinden çok büyük sayılarda oluşan gözlerin Anadolu’daki Müslüman nüfusu büyük ölçüde arttırdığı ve daha önemlisi bunların acılı duygu, düşünce, tepki ve asabiyetlerini son derecelerde yükselttiği açıktır. Bu ruh hali kendini, özellikle birinci dünya savaşı esnasındaki olaylarda ve Milli Mücadele direnişinde gösterecektir.
Balkan savaşlarının ardından gündeme getirilen Ermeni reformu ile artık sıra Anadolu’nun parçalanmasına gelmişti. Rusya’nın baskısı, İngiliz ve Fransız’ların da iştirakiyle Ayastefanos antlaşması’nın 16. maddesine tekrar işlerlik kazandırıldı. Ermeniler’le meskun olan altı vilayetin iki gruba ayrılması (birinci grup; Erzurum, Trabzon, Sivas, İkinci grup: Van, Bitlis, Harput, Diyarbakır), başlarına iki yabancı umumi müfettiş (Norveçli Hoff ve Danimarkalı Vestenenk) tayini, bunlara valiler dahil bütün memurların tain ve azil hakkının tanınması, Kürt Hamidiye alaylarının ilgası, Ermenice’nin Kürtçe ve Türkçe ile beraber resmi dil olarak kullanılması, dolayısıyla bu vilayetlerde Türk ve Kürtler’den oluşan Müslüman çoğ4unluğa kıyasla genelde çok daha düşük bir nüfus oluşturan Ermeniler’e eşit oranda ve uluslararası garantide üstün haklar verilmesi bölgenin denetiminin elden çıkması anlamına gelmekteydi. Bu durum Rusya ile yapılan ikili antlaşma gereği (8 Şubat 1914) devletlerarası hukukta geçerlilik kazanan bir devlet belgesi halinde tanzim edildi. Böylece Ayastefanos ve dolayısıyla Berlin antlaşmalarının konuyla ilgili hükümleri hayata intikal ettirilmiş oluyordu. Ermeni reformunun tatbik safhasında Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. 1914 senesi içinde Almanya’ya yanaşılması ve Almanya yanında savaşa girilmesinde Ermeni meselesinin kat ettiği bu hayati gelişme önemli bir etken olmuştur.
Devleti savaşa götüren yolun ilk safhası Almanya ile akdedilen gizli bir ittifak antlaşması ile gerçekleşti (2 Ağustos 1914) Antlaşmanın 2. maddesi, Almanya ile Rusya arasında savaş çıkacak olursa bu savaşa Osmanlı Devleti’nin de katılmasını öngörmekteydi. Oysa bu iki devlet arasında öngörülmekte olan savaş hali bir gün önce zaten tahakkuk etmiş bulunuyordu. 2. madde, böyle bir geliş halinde Osmanlı kuvvetlerini Alman askeri heyetinin emir ve komutası altına sokmaktaydı. Antlaşmada savaşın zaferle neticelenmesi durumunda Osmanlı Devleti’nin elde edeceği menfaatlerin neler olacağı hususu sükutla geçiştirilmekteydi. Akdeniz’de dolaşan Göben ve Breslau adlı iki alman gemisinin İngilizler’in takibinden kaçmak bahanesiyle Çanakkale Boğazı’na yönelmesi ve bunlara geçiş izni verilmesi (11 Ağustos 1914) devletin savaşa fiilen itilmesinde önemli bir gelişme oldu. Cemiyetlerin kabulüyle oluşan kriz, bunların kağıt üzerinde satın alınması ve isimlerinin değiştirilmesiyle geçiştirilmek istendiyse de Alman subay kadroları ve mürettebatının aynen muhafaza edilmekte olması müttefikleri teskin etmedi. Bu gemilerin Karadeniz’e çıkarak Rus limanlarının vurması Osmanlı Devleti’nin bir oldubittiyle savaşa girmesi sonucunu verdi. 14 Kasım’da “cihad-ı ekber” ilan edilerek bütün Müslümanlar din savaşına davet edildiyse de müttefiklerin idaresi altındaki milyonlarca Müslüman’ın direnişe geçip ayaklanması gerçekleşti. İmparatorluk dâhilinde yaşayan Araplar, İngilizler tarafından önceden daha kuvvetli bir şekilde siyasi ve maddi menfaatlere bağlanmış olduğundan bunun hiç bir etkisi görülmedi. Aksine, bunlarla ve müstemleke Müslümanlarından derlenen askerlerle savaşılmak mecburiyeti hasıl oldu. İngiltere, Araplar’ı isyana teşvik ve istiklal arzularını tahrik ederek işgali altında tuttuğu Mısır’ın da Osmanlı Devleti ile mevcut hukuki bağlılığına bir son vererek burasını İngiliz hâkimiyetinde bir kurallık haline getirdi. (18 Aralık 1914)
Merhaba
882 defa okundu...













1.8471
Yeni tasarımımızı nasıl buldunuz?







