Mahallemiz Alavardı’da Hocafakih Caddesi’nin son bulup, Yaka Caddesi’nin başladığı noktada yer alan ve 1991 yılında ibadete açılmış olan Aksarnıç Camii’nin yerindeki kendi adıyla anılan küçük Mescid’te tam 30 yıl imamlık yapmış, emekli olduğu hâlde yeni camide de imam tayin edilinceye kadar 2 yıl namaz kıldırmıştı. Yıllarca Ramazan’ın son teravi ve vitir namazları arasında yapılan dua sırasında yanık sesiyle “Kimi erişir görür, kimi erişmez ölür/Elveda ya şehr-i Ramazan elveda” diyerek birkaç beyit okurdu. Ancak, son 2 yıl rahatsızlığı sebebiyle cemaate devam edemez olunca sâdece Cuma namazlarına gelebiliyordu. Bir eli doğuştan sakat olan Mehmet Uyanık Hocaefendi, “Çolakhoca” namıyla anılır, “Aksarnıç Camii” de bu yüzden “Çolakhoca Camii” olarak tanınıp, aranırdı. 83 yaşındaki Hocaefendi bir gün Hakk’a yürüyüverdi. Tıpkı, dünyanın dört bir yanındaki birçok Müslüman gibi, bu yıl Ramazan’a erişemedi.
Bu sebeple gerek imam efendiler, gerekse bütün müminler “Ramazan’a eriştiren Yüce Mevlâya şükürler olsun” diye niyazda bulunuruz. Çünkü, Ramazan ayı tamamlanırken, ertesi yıl Ramazan’a yetişeceğini kimse garanti edemez. Bu bakımdan, “Hoş geldin ya şehr-i Ramazan”, ya da “Onbir ayın sultanı” şeklinde övdüğümüz oruç ayının kadr-i kıymetini bilerek, bu mübarek günleri çok iyi değerlendirmemiz gerekir. Peygamber Efendimiz (s.a.v), Cebrail’in (a.s.) “Kim Ramazan ayına erişir de O ayın rahmet ve bereketinden faydalanamayıp, kendini Allah’a affettiremezse burnu sürtülsün” dediğini belirtiyor. “Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu Cehennem azabından kurtuluş” müjdesinden daha güzel ne olabilir? Belki bir daha elimize geçmeyeceğini düşünerek bu fırsattan azami şekilde istifade edip, günahlarımızın affı için tövbe etmeli, ibadetimizi artırmak için gayret göstermeli, çok Kur’an okumalı, tuttuğumuz oruca anlam kazandırmalıyız.
Ramazan, aynı zamanda Müslümanların kalbine sürûr veren, gündüzü ve gecesi mânevî coşku dolu günlerdir. Oruç tutmasak da çocukluğumuzun ramazanları bize sanki daha renkli gibi gelirdi. Bunun için Ramazan gelince içimizi ayrı bir sevinç kaplardı. Oruç alışkanlığı edinmemiz için büyüklerimiz araya bir “Direk” vurmanın orucumuzu bozmayacağını söylerler, biz de öğleyin karnımızı doyurur, susayınca da ağzımızı çalkalarken hissettirmeden birkaç yudum su yutardık. Özendirmek için dede nine, anne baba, ya da bir yakınımız ilk orucumuzu satır alırdı. İftar sofrasından kalkınca alelacele abdest alarak teravi için camiye koşar, ezan vaktine kadar yaşıtlarımızla cami önünde türlü oyunlar oynar, selâm aralarında tekbir getirerek müezzine uymaya çalışırdık. Tabii ilk defa oruç tuttuğumuz yıllarda büyük gururla başkalarına övünerek anlatırdık.
40’lı yıllarda oruç tutmaya başlamadığımız hâlde ilk Ramazanın uzun yaz günlerine rastladığını, Küçük Kumköprü’deki bağımızın önünde şehir yönünden gelecek top sesini beklediğimi bugünkü gibi hatırlarım. İftar topu senelerce Alâaddin Tepesi’nde Vali Avlonyalı Ferit Paşa’nın yaptırdığı su deposunun girişinde bugün hâlâ yerinde duran tarihi çeşmenin üzerinden atılırdı. İftar vakti bir zabıta memuru pirinçten dökülmüş olan 2 tekerle çekilen topun namlusuna önce bir miktar barut koyar, sonra daha önce terzilerden toplanan kumaş kırpıntılarını topuzlu uzun bir demir sopa ile sıkıştırarak vaktin gelmesini beklemeye başlardı. Sultan Selim Camii müezzini Süleyman Efendi, minarelerin şerefelerindeki elektrikleri yakınca iftar vaktinin geldiği anlaşılır, zabıta memuru da fitili ateşleyerek topu patlatırdı. Topun namlusundan fırlayan kumaş parçaları aylarca karşıdaki ağaçların dallarında sallanır dururdu. Topun atılışını görmek için bir gün bisiklete atlayıp, Alâaddin Tepesi’ne gitmiştim. Tarihi top ne hikmetse oradan kaldırılıp, iftar vakti havaî fişek fırlatılarak ilân edilmeye başlandı. Belki o top şimdi Belediye deposundadır, belki de eritilerek yok edilmiştir. Halbuki, Kastamonu Kalesi’nden atıldığı gibi, bazı il ve ilçelerde hâlâ iftar topu geleneğinin yaşatıldığını duyuyoruz. İftar açmak için pencereden Alâaddin Tepesi’nden havaî fişek atıldığını gözleyeniniz var mı? Sanırım benim gibi birçok kişi iftarını akşam ezanının okunmasıyla açıyor, bu nedenle maytap, havaî veya işaret fişeği gibi nesnelerin atılması hiçbir özellik taşımıyor.
Nedendir bilinmez yıllardan beri şehrimizde Ramazana has bir güzellik olan “Mahya” kurulmuyor. Yaşlı olanların dışında geçmişte Sultan Selim ve Aziziye Camileri’nin minareleri arasında kurulan mahyaları hatırlayanlar kalmamıştır. Yaz aylarında teraviden sonra sulanmış kahve önlerinde, ya da çay ocaklarında sohbet ederek, birbirinin hâl ve hatırını sorup, günün yorgunluğunu çıkaranlar artık görülmüyor. Camiden çıkan hemen eve koşup, ya sahura kadar televizyonun başına oturuyor, ya da kahvelerde sahura kadar oyun oynadıktan sonra karnını doyurup, yatıyor ve belki de sabah namazına bile kalkamıyor. Nerede o eski Ramazanlar.
839 defa okundu...








1.7650
2.3276
Yeni tasarımımızı nasıl buldunuz?







